platonik aşk

Merdum-i dideme bilmem ne füsun etti felek
Gıryemi kıldı füsun eşkimi hun etti felek.
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan;
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.
                                                    (Y.S.S.)
yıllar sonra ilk kez bugün burada itiraf ediyorum: ben de platonik aşka tutuldum, hem de bundan tam 6 yıl önce. nasıl mı? anlatayım:
dershaneye gittiğim zamanlarda, bir tarih dersinde… öyle yakışıklı, öyle mert, öyle cesurdu ki, ona baktıkça içim akıyordu. tam benim istediğim gibi biriydi. imanı kuvvetli, sözü doğru, geçtiği yerde iz bırakan, insanları kendine hayran eden bir erkek.. eğer onunla evlenemezsem, oğlumun ismini mutlaka Yavuz koymalıyım ki onu hatırlayayım diyordum. evet ismi Yavuz’du… Yavuz Sultan Selim.
tarih öğretmenimiz onu, onun yıllarını öyle güzel anlatıyordu ki resmen aşık olmuştum evet… (aşkısı bak kızmana gerk yokmuş di mi, yabncı birine aşık olmamış karıcığın:) 
Yavuz Bahadıroğlu’nun bu kitabını görünce hemen o yıllar aklıma geldi ama bir şey daha itiraf etmeliyim ki: bu kitap hiç ama hiç etkileyici değil. tüm ansiklopedik bilgiyi veriyor Yavuz hakkında ama şöyle yürekte iz bırakan hiçbir şey yok. yok yok beğenmedim:(

hapşıııı….

dlimde Arash’ın Pure Love şarkısı…
önümde çizilmeyi bekleyen bir sürü desen…
aklımda girilip başarıyla çıkılmayı bekleyen 3 adet sınav…

ve ben grip oldum hastayım, hem de çokkk:( happpşııııı….

P.S. Pure Love dinlemek isteyenler buraya tıklayabilir. (hastayım ama yine de sizi düşünüyorum görüyorsunuz:)

şampiyon bursaaaa

ya ya ya şa şa şa BURSAM BURSAM çok yaşa!!! hem Bursa’lıyım hem de Bursaspor’lu. Fenerbahçe mi? 28 yıl süren bir beraberliğin ardından 2 gün önce kendisini terketmiş bulunmaktayım. bunu da buradan ilan ediyorum. ama yine de dost kalacağız, yanlış anlaşılmasın;)
yurdum insanının Bursa’nın şampiyonluğuna sevindiği birkaç kare;
 

Open Range

western filmleriyle aram biraz limoni olsa da Kevin Costner için izledim Open Range(Uzak Ülke)’yi.  klasik kovboy-vahşi batı filmlerine göre daha sakin, daha az vurdulu-kırdılı olduğu için de pişman olmadım diyebilirim. ayrıca Kevin ile Robert Duwall çok ama çok iyi bir ikili olmuş, birbirlerini tamamlamışlar.
fakat yine de filmde birşeyler eksik gibi geldi bana, güzel bir müzik, etkileyici sözler ya da aşk… ne olduğundan emin değilim ama birşeyler eksik sanki.?
şimdi sizi film özetiyle başbaşa bırakıyorum ve ben çalışmaya geri dönüyorum. evet pazar günü açık havada dolaşmak varken ben eve iş getirdim ve bilgisayarımın başına geçmiş çalışıyorum:(

film özeti:

Charley Waite, Boss Spearman, ‘Button’ ve Mose Harrison geçmişlerinden kaçmaya çalışırlar ve sürülerini, kanunları doğanın koyduğu ve bir erkeğin sadece orada kendini özgür hissedebildiği açık araziye sürerler. Vahşi batının kanunlarıyla birbirine bağlı ve sadakat içindeki bu kovboylar, yaşamaya, gerçek değerleri ayakta tutmaya ve mümkün olduğunca şiddetten kaçmaya çalışırlar. Fakat zorbalığın ve korkunun hüküm sürdüğü bir sınır kasabası hayatlarını değiştirir, yeniden hareketli günlere dönmek zorunda kalırlar.
Tüm bu kargaşanın içinde, daima yalnız olan Charley’nin hayatında, tüm kalbini ve ruhunu etkileyen, cesur bir kadın olan Sue Barlow’la tanışınca hiç beklenmedik bir dönüş olur. Bu cesur adamlar kasabadaki zorbalara karşı bir savaşa girişince, kendi içlerindeki şeytana karşı da direnmek zorunda kalırlar.

Konuşabilmek…

Susulur bazen,sözcüklerin etkisinden korkulduğu için belki. Ya da dönüşü olmayan yollara girebilme ihtimalinden…
Bazen de konuşursam kavga edeceğim,en iyisi konuşmayayım daha iyi deriz. Oysa en büyük çıkmaz sokaklar suskunlukların birikiminde çıkar karşımıza. Duvar öyle büyümüştür ki konuşmaya konuşmaya,önünde durup da kafamızı kaldırdığımızda bakarız ki neredeyse gökle birleşmiş.
Konuşmaktan kaçmanın bir nedeni de güven eksikliği belki de.Hem kendimize,hem de karşımızdakine olan güven eksikliği. Çünkü güvensek çekinmeyiz,konuşunca kavga ederim diye. Ne varsa içimizde dökeriz ortaya. Hissettiklerimizi ya da düşüncelerimizi karşımızdakine söyleyemiyorsak ve bu dostluk da olsa,aşk da olsa yaralı sayılmaz mı o ilişki?
Söylersem gider,söylersem kırılır,söylersem kavga ederiz,düşüncesi ilişkiye görünmeyen,ama derin yaralar açmaz mı ?
Ona kızdığımda söylemeyeceksem dost mudur gerçekten dost dediğim ?Gider diye korkarak kavga etmeyeceksem benim olmuş mudur hiç o sevgili?
Halbuki konuşamadıklarımız daha tehlikeli değil midir? susulupta konuşmayan? Kavga ettiğimizin en azından fikrini biliriz.Peki konuşmayanın? Ne hisseder? Sever mi? Sevmez mi? Belki de bir kaşık suda boğmak istiyordur bizi! Ama bilemeyiz,konuşmaz çünkü.Bu mu daha güvenli bir dostluktur? Yoksa içimizdekileri döktükten sonra kaldığımız yerden devam edilebilenler mi daha sağlıklıdır ?
Peki ilişkilerde ? Konuşulmadan geçilen sorunlar öfkeyle dolmamıza sebep olmaz mı? Ne kadar örtülebilir ki rahatsızlıklar? Hadi örttük bir süreliğine diyelim,riyakarlık değil midir bir şey yokmuş gibi davranmak ?
Fikrini bildiğimizle mi kendimizi daha iyi hissederiz,bilmediğimizle mi? Karşımızdakinin bizimle ilgili düşünceleri olumlu değilse ve dile getirmişse en azından bunu bilir ve ona göre davranırız. Gerektiğinde uzak bile dururuz.Ancak konuşmuyorsa,fikirlerini bilmiyorsak ne yaparız ?
Bebek büyütürken bile bir konuşmaya başlasa da ağladığında sıkıntısını anlasak demez miyiz ?
Her şey bir yana düşüncelerimizi söyleyebilmek,karşı düşüncelerle karşılaşmak,bazen de örtüşmek başkalarıyla,keyif vermez mi insana Hele de karşı fikirle ortak paydalar bulabilmek konuştukça…Farklı fikir zenginliklerinin tadına varabilmek…
Konuşmak anlaşabilmek için değil midir yoksa ? !!!

-alıntı-

P.S. Bu yazı benden tüm susanlara- konuşmaktan korkanlara armağan olsun!!!

Şehriyeli Tavuk suyu Çorbası ve Zeytinyağlı Semizotu

ahh bloğum, canım bloğum, nasıl da ihmal eder oldum seni ben. çok kırgınsın bana biliyorum, benim yüzümden eskisi gibi tıklanmıyorsun artık, benim yüzümden izleyicilerinin artış hızı azaldı, yorumsuz kalmaya başladın nerdeyse… benim yüzümden… öhü öhü:((
ama napıyım be blogcum, inan ki zamanın akışına yetişemez oldum ben, baksana bir ay olmuş çalışmaya başlayalı, bak ilk maaşımı aldım bile:) tamam kızma, bunun konumuzla bir alakası yok biliyorum. ahh blogum canım blogum. ”orda bir blog var benim dünyamda, ilgilenmesemde, yazmasamda, o blog benim bloguuummduurrrr” şarkısını sana armağan etsem beni affeder misin???
şşştt, siz okuyucular, beni blogumla yalnız bırakıp tariflere geçebilirsiniz isterseniz. buyrun;

Şehriyeli Tavuk Suyu Çorbası

malzemeler:
1 adet tavuk göğüs yada bir kaç parça but
1 çay bardağı şehriye
2 çorba kaşığı un
su
maydonoz
terbiyesi için:
1 adet yumurta sarısı
1 adet limon
tuz
hazırlanışı: tencerede yağ ile 1 çorba kaşığı un hafif kavrulur. tuzlu suda haşlanıp didiklenen tavuk etleri ve tavuk suyu yavaş yavaş unun üzerine ilave edilir. şehriyeler de eklenip ara sıra karıştırılarak kaynamaya bırakılır. diğer tarafta yumurta sarısı ile limon iyice çırpılıp terbiyesi hazırlanır.
çorba kaynadıktan sonra suyundan bir kepçe alınıp terbiyeye eklenir. ılıklaştırılan terbiye çorbaya ilave edilir. iyice karıştırılıp bir taşım daha kaynatılır. doğranmış maydonoz ile servis edilir.

Zeytinyağlı Semizotu Yemeği

malzemeler:
1 kök semizotu
1 adet soğan
1 kaşık salça
yarım çay bardağı zeytinyağı
tuz
hazırlanışı:
semizotları iyice yıkanıp doğranır. bir tencerede soğan ve salça zeytinyağında kavrulur. semizotları eklenip kısık ateşte ara sıra karıştırılarak pişmeye bırakılır. ( semizotunu sulu yemek istiyorsanız biraz kaynamış su ekleyebilirsiniz.
yoğurt ve pul biber ile servis edilebilir.
afiyet olsun…