CANININ PARÇASINI KREŞTE BIRAKAN ANNENİN DRAMI

iş mi şimdi bu! gözümden sakındığımı hiç mi hiç tanımadığım insanlara emanet etmek zorundayım. aylardır bunun sancısını çekerken, o büyük gün geldi çattı.
bu sabah ”haydi kreşe gidelim, biraz çabuk olun yoksa sizi bekliyemiycem, hadi ama hadiiii, anne yaa saçlarımı öğretmenim tarasa olmaz mı” nidalarıyla gözlerini açan prenses bizi fenaca yanılttı.
daha kreşin kapısından girerken başladı trajedi. ayakkabılarını çıkarıp içeri girmesi gereken prenses vampir görmüş gibi arkasına -annesinin bacaklarına- yapıştı ve haaayyıııırrrr çığlıklarına başladı. -halbuki daha üç gün önce öğretmeniyle görüşmeye gitmiş ve zeynebin asla sesini yükselterek ağlamayacağını, ağlasa bile köşeye çekilip içli içli ağlayacağını söylemiştim. şimdi kadın hakkımda çok kötü şeyler düşünüyordur heralde? çocuğumun gerçek annesi olup olmadığım konusunda bile tereddüt yaşamış olabilir. öyle değil mi ya, çocuğun  annesi olsam onu tanır, nasıl tepki vereceğini bilirdim! –
çığlıklardan sonra  ben yumuşacık ses tonumla haydi annecim birlikte girip kreşi dolaşalım diyerek onu ikna ettim. kreşi dolaştık, öğretmeni ve arkadaşlarıyla, kurum sorumlusuyla, kreş müdiresi ile ve bilimum herkesle tanıştık. buraya kadar -elini bırakmamam şartıyla- bir sorun yok. ama artık sınıfa gidip eğitime-oyuna katılma zamanı geldi de geçti.
ama yok asla!  prenses buna hiç mi hiç yanaşmıyor. beynimin içinde adem amcanın sözleri çınlayıp duruyor. ”çocuk ağlaya ağlaya kreşe bırakılmaz. anne mutlaka çocuğuyla birlikte sınıfa gidip bir süre onunla vakit geçirmeli, sonra çocuğuna söyleyerek sınıf dışına çıkmalı ama her ihtimale karşı okul içerisinde bulunmalı ve çocuğu ona ihtiyaç duyduğunda annesinin yakınında bulunduğunu bilmeli.
tamam adem amca iyi hoş da ben prensesle sınıfa girdiğimde sınıftan dışarı çıkamıyorum. tam da senin söylediklerini yapmaya kararlıyım ama benim prenses buna hiç izin vermiyor. sınıf kapısından dışarı adım atacak olsam basıyor çığlığı. peki ben şimdi ne yapmalıyım?
derken prensesi alıp müdire hanımın odasına geliyorum. anlatıyorum, anlatmaya çalışıyorum ama yok, olmuyor, anlamıyor, anlamak istemiyor. artık ben de ağlamaklıyım, bir taraftan üzülüyorum bir taraftan sinirlenmeye başlıyorum. derken saate bir bakıyorum ki körolasıca geçmek bilmemiş. ve saatlerce güne giden kadınlar gibi müdire hanımın odasında oturuyor, muhabbet ediyoruz. keyfimiz yerinde yani. ama iş maksadını aştı, nasıl gidecek bu çocuk sınıfa derken ben babası geliyor beni almaya.
annecim artık ben işe gitmek zorrrr… derken bizim ”nerden geldiğine anlam veremediğim” çığlıklar başlıyor. babası içeri girer girmez ben dışarı sıvışıyorum. şimdi akşama kadar böyle ağlıyacak diye düşünürken zeynebin sesi kesiliyor. acaba birşey mi oldu, çocuk tıkandı mı?? hayır hiçbirşey olmamış, babası beni işe bırakıp kendi işlerini de hallettikten sonra onu almaya gideceğini izah etmiş, bizim prenses de müdire hanımla sulu boya yapmaya gitmiş. şaka gibi:)
saat başı aradım, herşey yolunda diyor hep telefondaki  ses. ama içim fena, huzursuz. sanki öyle değilmiş gibi. beni kandırıyorlar mı yoksa? telefona istesem diyorum.. ama ya gerçekten herşey yolundaysa ve benim sesimi duyunca yoldan çıkarsa! en iyisi sabır. zaten son 1 saat.
akşamı 44 gözle bekliyorum:(

Ramazan’ın anımsattıkları

ramazan deyince aklıma Rabbe yakınlık geliyor..
O’nun yolunda adımlarımı daha dikkatli ve hızlı atmam gerektiğini anımsıyorum.
ne kadar da uyuşuğum bu konuda, ne kadar vurdumduymazım. sanki hiç ölmeyecekmişim, hiç hesaba çekilmeyecekmişim gibi…
sonra oruç geliyor;
açlık, susuzluk, yorgunluk derken nefsime düşkünlüğümü farkediyorum.
dört mevsim aç olanları düşünüyorum bir an, kendime soruyorum sonra, nasıl bu kadar bencil olabiliyorum?
namaz geliyor derken;
her daim başımın tacı etmem gereken namaz.. ne olur Allah’ım diyorum, ramazanın yüzü suyu hürmetine bu ibadeti yüreğime duyur, onu kıymetlendir..
iftar sofraları geliyor, dostlar, muhabbet.. nicedir görüşülmeyenlerle hasret gidermek, eskilerden ve yenilerden konuşmak. büyüklerin özlem gidermesi, küçüklerin birbirini tanıması…
ve teravih;
caminin havasını yudum yudum içe çekmek,  Rabbe yakın oldugunu bir daha hissetmek, beş vakit namazın o kadar da çok olmadığını, daha fazlasının da yapılabileceğini görmek..
sahur; gecenin bir yarısı, Yaradan’ın ”bana dua edin, icabet edeyim” dediği anda derin uykudan sırf onun için uyanmak.. O’nun için bir gün daha aç susuz durmaya niyet etmek. caanım ramazan davullarının sesini işitip gülümsemek..
bir de Ramazan deyince benim aklıma ”Ramazana erişipte günahlarından arınmayanın burnu yere sürtülsün.” hadisine muhatap olma ihtimalim geliyor ve korkuyorum, içim titriyor..
ne olur Allah’ım, ayların sultanı Ramazan’ın hürmetine kalplerimizi temizle, günahlarımızı affet, ibadetlerimizi yerine getirmede istek ve sabır ver, ve bu kutlu ayı tamamladığımızda kalplerimizi ve bedenlerimizi -yeniden doğmuş gibi- tertemiz et.. AMİN

safranbolu

2012’nin 2. iznini kullandık geçenlerde, yorucu ama unutulmaz bir tatildi bizim için.
 evlendiğimizden beri, güzel memleketimin her köşesini gezmek gibi bir hayalimiz var eşimle.  tabii bu hayali tek seferde gerçekleştirmek mümkün değil, biz de  5 yıldır fırsat buldukça yeni yerler geziyoruz böyle. çocukla olmaz diyenlere inat, gittiğimiz heryere zeynebimi de götürüyoruz. sağolsun bizi hiç pişman etmedi.
 bu nedenle ben etrafımdaki herkese çocukları olduğu için gezmekten vazgeçmemelerini ve de gezmeye giderken çocuklarını kendilerinden mahrum bırakmamalarını söylüyorum.
gittiğimiz yerlerde çocuklarımızla rahat edememizin sebebi bence bizim korkularımız. biz; ya üşürse, ya güneş geçerse, ya durmazsa gibi kuruntulara sahip olduğumuz için korktuğumuz başımıza geliyor. bismillah deyip yola çıksak, çocuğumuzu da sıkmadan, bunaltmadan, rutin yeme-uyku gibi düzenlerine takılmadan (senede bir-iki hafta düzensiz yaşadıklarında inanın ki hiçbirşey olmuyor, mutlu bir çocuk tatilden sonra eski düzenine ”eskisinden daha iyi” dönüş yapabiliyor. tecrübeyle sabittir.), gerekli önlemleri alarak (güneş için güneş kremi, şapka, sıkılmaması için oyuncak vs.) geziye başladığımızda zaten meraklı olan çocuklarımız yeni yerler görmekten en az bizim kadar mutlu oluyorlar ve onların mutlu oldugunu görmek, birlikte şaşırmak, birlikte beğenmek, birlikte bazı şeyleri farketmek bizi de müthiş mutlu ediyor.
neyse, çok uzattım, gezimizin detaylarına geçiyorum artık.
ilk durağımız SAFRANBOLU oldu bu tatilde. Karabük’ün içine sinmiş olan demir-çelik kokusu ile karşıladı bizi kendisi.
burası mı safranbolu dediğimiz meydanda kentin eski safranbolu ve yeni safranbolu olarak ikiye ayrıldığını öğreniyoruz. bulunduğumuz yer yeni safranbolu, yani sıradan bir şehir, ve biz eski safranbolu’ya doğru ilerliyoruz. az sonra  enteresan, tarihi, film gibi bir mekanla karşılaşıyoruz. boşuna dünya miras listesine girmemiş, adı boşuna ”müze kent Safranbolu” olarak geçmiyor diyoruz içimizden.
 kent girişinden bir kaç fotoğraf çekip  Tabağ Ahmet Bey Konağı işletmecisi Cengiz Beyi arıyoruz. onun yardımıyla arabamızı otoparka parkedip eşyalarımızı odamıza yerleştiriyoruz. ve hemen, hava kararmadan dolaşmaya çıkıyoruz. baktığımız heryer ilgimizi çekiyor, yıllar öncesinde yaşıyormuşuz gibi bir his veriyor bize. ve ben bol bol fotoğraf çekiyorum. ara sokaklara giriyoruz, içlerini görmek istediğimiz bir sürü konak, ara ara bakıp hayallere dalıyorum ben, şimdi burada yaşayanlar… diye başlayan cümleler kuruyorum.
taş sokaklar, ahşap evler, cumbalar, pencerelerdeki dantel tüller, menekşeler, kahverengi-krem tonlarının hakimiyeti, beni alıp uzaklara götürüyor..
tekrar konağa döndüğümüzde odamıza getirilen çay ve meyve servisi yorgunluğumuzu alıyor. ve rahat bir uykuya dalıyoruz.

 ertesi sabah kahvaltımızı konağın kahvaltı salonunda cengiz beyin  eşi fatma ablanın hazırladığı yöresel yiyecekler ile yapıyoruz. kahvaltı sırasında cengiz bey bize hem konak hem de safranbolu hakkında  tarihi ve güncel bilgiler verdi. ve tabii gezeceğimiz yerleri bir de onunla sağlamlaştırdık. bu arada cengiz bey ve fatma ablanın kızları merve ve zeynep bizim prensesle çook iyi anlaştılar ve ayrılırken baya zorluk çektik:) bizi evlerinde gibi ağırlayıp ayrılırken sokak başına kadar çıkıp el sallayan  konak sahiplerimize teşekkür ediyorum.   

konaktan çıkınca ilk olarak  tarihi çarşı ve YEMENİCİLER ÇARŞISInı dolaştık. çeşit çeşit safranbolu evleri, safranlı ve daha birçok çeşit lokum, safranlı sabun ve kolonya, bunlar çarşı içerisinde alınabilecek hediyelikler arasında tabiiki ilk sıralarda. bunlar dışında şile bezi kıyafetler, deri papuç ve el örmesi salon süsleri alınabilir oraya özgü olarak.

 çarşıyı dolaştıktan sonra merkezde KÖPRÜLÜ CAMİİni ve avludaki GÜNEŞ SAATİni gördük. güneş saati 19.yy ortalarında  düz mermer üzerine yapılmış. günün saati metal plaka üzerine düşen gölgelere göre bilinebiliyormuş. ama biz baktık baktık göremedik. etrafında fotoğraf çekinerek avuttuk kendimizi ancak:)

sonra CİNCİ HAN’a geçtik. burası 1645 yılında cinci hoca tarafından kervansaray olarak yaptırılmış. yani ipekyolu üzerinde bulunan kervansaraylardan biri olarak kalmış 20.yy’a kadar. sonrasında esnaf tarafından depo olarak kullanılmış, şu an ise otel-restourant olarak hizmet vermekte. alt katta odalar halinde osmanlı zamanı müze şeklinde maketlerle resmedilmeye çalışılmış. üst katlarda ise konaklama için ayrılmış odalar mevcut. 3. kattaki özel odayı çok beğendik. bu odanın hemen yanında bulunan ufak terastan safranbolu gayet güzel seyredilebiliyor.

KAYMAKAM EVİ’de safranbolu’da görülecekler listemizdeydi. safranbolu evlerinin doğal halini halen koruduğu için önemli olan bu konağın üst katını TRT’de yayınlanmakta olan Yamak Ahmet dizi çekimleri olduğu için gezemedik.

bir sonraki durağımız KENT TARİHİ MÜZESİ oldu. müze, eski safranbolu’yu, yemeniciliği, safranı, o yıllardaki eczacılığı, baharatçılığı ve bunun gibi  eski dönemin günlük halini çok iyi yansıtıyor. tabii ki beni yine o yıllara götürdü, hayallere daldım, kah aktarda çeşit çeşit otlar arasında mis kokular içerisinde, kah eczanede şişelere ilaç hazılarken, kah yemenici sandukasında otururken buldum kendimi. ve yine ama yine keşke o zamanlarda yaşamış olsaydım dedim..

SAAT KULESİ; 1700’lü yıllarda sadrazam izzet paşa tarafından yaptırılıp safranboluya hediye edilmiş olan saat halen haftada bir kez el ile kurularak çalışmaya devam ediyor. saatin özelliği Türkiye’deki tek zembeleksiz saat olması. saatin olmadığı zamanlarda çan yardımıyla saat başı o anki saat kadar, her yarımsaatte de bir defa çalarak halka saat bildiriliyormuş. saatin haftalık, aylık ve yıllık bakımını 1965’ten beri ismail ulukaya gönüllü olarak yapıyor. gittiğimizde bize saat  kulesi hakkında detaylı bilgiyle birlikte kendisinden sonra saatin sahipsiz kalması ile ilgili korkularını da dile getirdi ismail amca. kulenin bahçesine ülkemizdeki saat kulelerinden bazılarını getirmişler, halen onunla ilgili bir çalışma devam ediyordu

 saat kulesi ile aynı bahçede ESKİ CEZAEVİ vardı geziye açık. şu an restaurant-cafe olarak hizmet veriyor. orada safranbolu yöresel yemeklerinden PERUHİ yedik, beğendik:)

MENCİLİS MAĞARASI sıradaki görülecek yerdi bizim için. araştırmalarımız sonucu çocukla gezmenin zor olacağını görsekte şansımızı denedik, iyi ki de denemişiz. zeynep bizden daha güçlüydü bilmem kaç merdiveni çıkarken ve kesinlikle annesinden daha cesurdu mağarada yürürken. üçümüz için de farklı bir deneyim oldu bu gezi. mağara Türkiye’nin 4. büyük mağarası, mağaranın 400 metrelik alanı gezilebiliyor. sarkıt, dikit ve sütunların her haline rastlıyorsunuz içeride. hatta hayvan ve insan suretlerine çok benzeyen şekiller bile mevcut, oldukça ürkütücüydü anlayacağınız. ama yine de tavsiye ederim.
ve HIDIRLIK TEPESİ ile kapanışı yapıyoruz. safranbolu’nun olmazsa olmazlarından bu tepe. şehrin görülmeye değer mimarisi en güzel burdan izlenebiliyor çünkü. BAĞLAR GAZOZU eşliğinde kenti izleyip, bol bol fotoğraf çekerek ”inşallah tekrar gelmek nasip olur” duasıyla safranbolu’dan ayrıldık.

çıkışta YÖRÜK KÖYÜ’ne uğradık. safranbolu’nun ufak, ufacık hali. görülmeye değer…
birdahaki sefer KASTAMONU-CİDE postunda buluşmak üzere. sevgiyle kalın:)

.

İç Ses 1

anlamak, anlatmak, anlaşılmak  üzerine…
anlaşılma ihtiyacımın arttığı şu günlerde çokça kafa yoruyorum anlamak üzerine.
 nedir anlamak, neyi-kimi-ne zaman anlarız ya da anlamayız, niçin anlaşılamayız, anlamak ve anlaşılmak için ne yapmalıyız?
bu ve benzeri sorular beynimi kurcalayıp duruyor. kendimce çıkarımlarda bulunuyorum. hatalarımı görüyorum, ama en çok da anlaşılamadığımı düşündüğüm kişi ya da kişilerin hatalarını görüyorum. işte o anda karşı tarafı anlayamamış olma ihtimalimi düşünüyorum.
biliyorum ki, bir konuda hatanın çoğunu karşımdakinde buluyorsa nefsim, empati kuramıyorumdur. karşımdakini anlamıyorumdur. o halde ne yapmalıyım? hemen empatiye sarılmalıyım. kendimi karşımdakinin yerine koyuyorum ve görüyorum ki, onunda çokça hakları, haklı olduğu noktaları var. böylece onu anlıyorum. sorun kısmen çözülüyor.
peki ya anlıyor ama anlaşılamıyorsam? işte o zaman  kötü. işte o zaman  kendimi anlatmayı deniyorum. anlatırken karşımdakinin gözlerinin içine bakıyorum. bir yandan anlatıyorum, bir yandan onu teste tabi tutuyorum. bir yandan anlatıyorum, bir yandan ne kadar anlatsamda beni anlamayacağını düşünüyorum. bir yandan anlatıyorum, bir yandan şimdi anlasa bile birdahaki sefer yine beni anlamayacak diyorum. sonuç; anlaşılamıyorum.
ve şimdi yazdıkça görüyorum ki, galiba anlaşılamamın ilk sebebi içimdeki umutsuzluk, ya da karşımdakine olan güven eksikliğim. yine bardağın boş tarafını görüyor oluşum, yine bir olaya olumsuz tarafından yaklaşıyor oluşum.
sebep-sonuç ilişkisini hallettiğime göre, artık çözüme geliyorum. bardağın dolu kısmını arıyorum…
buldum; mesela anlaşılmak için konuşabiliyor olmam ve bunun karşısında dinlenilmem müthiş birşey. ya konuşmasaydım? konuşmayıp içime atsaydım da bir gün  bom! diye patlasaydım. ya da konuşmama rağmen karşımdaki beni umursamasaydı, dinlemeseydi? ya da ne bileyim sorunlarımızı farkedip çözüm arama yoluna gitmeseydik? bunların ne kadar önemli olduğunu görüyor ve kendimi -oldukça- şanslı hissediyorum şu an.
hem, birşey daha buldum: biz bunları yapabiliyorsak, birbirimize değer veriyoruz demektir, yani benim değerim-sevgim tek taraflı değil, karşılıklı. o zaman benim onun için sahip olduğum duygulara o da benim için sahip. he heeey, yani ben onu ne kadar anlamak istiyor ve bunun için çaba gösteriyorsam, o da beni anlamak istiyordur. zaten benimle konuşarak ve beni dinleyerek çabasını gösteriyor. o halde duygularımı ona anlattığımda beni anlamayacağını düşünmem yersiz:)
meğer bardak doluymuş…
teşekkür ederim yazı.. seni yazmaya başlarkenki asık suratımı, ağzım kulaklarımda moduna döndürdüğün için.ve teşekkür ederim; beni anladığın için…

insanın anavatanı çocukluğudur…

iyi ki okumuşum dediğim, gözlerimi yaşartan, beynimde ampuller yandıran bir yazı..

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

– Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

– Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

– Ne oldu, nasıl oldu?

– Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

– Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

– Hayır, neden?

– Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

– Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

– Radikal bir karar!

– Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

– Eşiniz ne dedi?

– Hocam biliyor musun ne oldu?

– Ne oldu?

– Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

– Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

– Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

– Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

– İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

– Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

– İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

– Eşiniz gelmek istemedi!

– Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

– Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

– Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Ellerim duada, gönlüm Dadaab’ta…

Dadaab; Kenya’nın Garissa vilayetinin Somali sınırında, 650 bin müslümanın yaşadığı (yaşamaya çalıştığı!) dünyanın en büyük mülteci kampı. ilk olarak 90’lı yıllarda tv’den duymuştum adını, ama çocuk aklımla pek umursamamışım sanırım. sonra 2011’de yaşanan açlık felaketi ile gündeme gelmişti. duyduğum kadarıyla bilmiş, üzülmüş ve elimden gelebileceğin bir kısmıyla yardımda bulunmuştum. ve şimdi, bu sabah dergimi karıştırırken tekrar rastladım Dadaab’a. bu defa yüreğim sızladı, internetten ufak bir araştırma yaptım ve anladım ki, hem çok şanslı hem çok şanssızım. şanslıyım çünkü Rabbim beni ve sevdiklerimi hiçbir zaman açlıkla terbiye etmedi. ve şanssızım çünkü ben ve sevdiklerim öyle basit şeylerle imtihan oluyoruz ki, o insanların imtihanı neticesinde kazanacakları öyle çokken, bizim imtihanlarımız gibi kazançlarımız da değersiz olacak bu gidişle. dadaab’a insanlar 1990 yılından beri somali’de yaşanan savaş, kıtlık gibi sebeplerden kaçmak için yola çıktıkları ”ölüm yürüyüşü” adı verilen bir yolculuk sonrasında ulaşıyorlar. birçoğu yolda çocuklarını, eşlerini ölü ya da ölüme terketmek zorunda oldukları, kampa sağ ulaşsalar bile birçok hastalığı beraberlerinde getirdikleri için yolculuğa bu isim verilmiş. kamp BM güvencesi altında. güvence dediğimiz; kampa sığınanların kollarına kaçıncı kampçı olduklarını gösteren bir bilezik takılarak, bir çadır, bir iki battaniye ve sarı su bidonları verilerek uçsuz bucaksız çöle bırakılmasını anlıyoruz. sonrası için Allah kerim…

su ihtiyacı sınırlı sayıdaki su kuyularının başında saatler süren bir bekleyiş sonrasında bir miktar karşılanabiliyor. kaldığı çadır su kuyularına uzak olanların halleri içler acısı. yemek ihtiyacı ise orada geçici veya sürekli olarak orada bulunan yardım kuruluşları sayesinde sağlanıyor. sağlık da aynı şekilde. eğitim ise bazen bir çadır, bazen de çalılar arasına hazırlanan bir mekan içerisinde düzensiz, kuralsız verilen genel okul eğitimi, arapça ve kur’an dersleri. eğitim şartları çok kötü ama elektrik olmadığı için tv, bilgisayar gibi şeylerle körelmediğinden çocukların zihinleri açık. 3-4 yaşına gelen her çocuk kur’an okumayı öğreniyor, 15 yaşın altındaki her çocuk ise kur’anı ezbere okuyabiliyor, herkes hafız yani. öyle kağıt kalem imkanları da yok, kagıtları ağaç parçaları, kalemleri ıslatılmış kömür, silgileri ise bazen bir bez, bazen de kum.

sosyal şartlar ise oldukça kötü. kız çocukları daha 10-11 yaşlarında evlendiriliyor. 12 yaşında 2 çocuklu -çocuk anneler- görmek sıradan bir durum. tabii evlenme imkanı bulunamadığı için farklı sosyal problemlerin de artması söz konusu. çadırlarda tecavüze uğrayan kadınlardan bahsediliyor.. ve ben tüm bunlar karşısında hiçbirşey yapmadığım -yapmadığımız- için utanıyorum. okuduğum yazıda yazar ”burada insanlar ağlamıyor ama hepsinde bir hüzün var. öyle bir hüzün ki, benim onlardan gözlerimi kaçırmama sebep oluyor. korkuyorum, ya bana -şimdiye kadar nerdeydiniz- derlerse diye ve başımı eğiyorum, yüzlerine bakamıyorum” demiş. ben de utanıyorum şimdi: şimdiye kadar onlar için hemen hiçbirşey yapmadığım için…utanıyorum, ben burada kızım ”aman dudağını bükmesin” diye kendimi paralarken onların orada açlık-susuzluk-hastalık üçgeninde bir veya birkaç çocuğunu kaybettiğini bilemediğim için… utanıyorum evim, arabam, iyi şartlarım için olan çabamın bir kısmını ”onların hayatta kalması için” göstermediğim için… ve utanıyorum hiçbirşey gelmediyse bile elimden, ellerimi bir kez olsun sadece onlar için semaya uzatmadığımdan, gözyaşlarımı yalnız onlar için akıtmadığımdan, başımı secdeye koyduğumda yüreğim onlar için pır pır atmadığımdan… utanıyorum kendimden ve kendi insanlığımdan!…