ömür biter de izin bitmez mi?

biter elbet, biter de insan ardından böylece bakakalır..
bir haftadır izinliydim. dolayısıyla bir haftadır prensesle bol bol vakit gecirdik, bol bol gezdik, misafir agırladık, oynadık, uyuduk, arkadaslarımızla beraber olduk. ama doyduk mu? asla!..
izin süresinde yapılanlara gecersek; o da yeni posta kalsa olur mu ki?

arabası olmayanlar gezemez mi demiştiniz?

biz bunun koca bir yalandan ibaret oldugunu gecen pazar ispat ettik. ne arabasızlığa, ne soğuğa ne de çocuklu olmaya aldırmadık ve daha önce hiç gitmediğimiz bir yere ”iznik” e gittik, sırf gezmek için.

açık konuşmak gerekirse baştan biraz tedirgindik, ya gezeceğimiz yerleri bulamazsak, ya sıkılırsak, ya üşürsek, ya zeynebin uykusu gelir ya da yorulursa, ya hasta olursa, bla bla bla.. tüm bu kara düşünceleri beynimizden attık, deneme cesaretini gösterdik.

sonuç mu? iyi ki yapmışız:)

yapmasaydık eğer

çini çarşılarındaki müthiş takıları, ev eşyalarını;

çini fırınlarını;
 minresi tamamen çini ile süslenmiş olan Yeşil Camii’yi;
iznik müzesini;

Ayasofya (kilise-müze) Camii’ni;
 İznik’in çalışkan çinicilerini;
güzel  evlerini;
 insana mecburi huzur yaşatan İznik Gölünü;
nasıl görecek, nasıl bilecektik?
dedim ya iyi ki gitmiş, görmüş bilmişiz. darısı başınıza;)

Bilecik

abimin tayini Bilecik’e çıkınca bize de onu ve ailesini ziyaret etmek şart oldu. sabah erkenden yola düşüp kahvaltıya yetiştik. tam tekmil bir kahvaltı sofrasını silip süpürdükten sonra kendimizi Bilecik’in gezilecek görülecek mekanlarına attık. hem gezi rehberimiz(abim:) çok fazla bilgi sahibi olmadıgı için hem de bilecik gerçekten küçük bir şehir oldugu için akşamüzeri seyahatimiz sona ermişti bile. akşam yemekleri yenilip çayımızı da içtikten sonra  Bursa’mıza geri döndük.
Bilecik müzesinden fotoğraflar:

Osmanlı zamanında kullanılan Oba çadırı:

gelin odası; bu odalar daima evin en güzel mekanına hazırlanır, oda içerisinde mutlaka çocuk için beşik ve eşler için gusülhane bulunurmuş.
burası hanımların birlikte oturup sohbet ettikleri, el işleri yaptıkları haremlik denen oda;
burası da beylerin birlikte vakit geçirdikleri ”selamlık” denilen oda;

osmanlı desen ve kumaşlarından birkaç örnek;

ve işte enfes yemeklerin piştiği Osmanlı  mutfağı;
Bilecik müzesini gezdikten sonra Şeyh Edebali’nin türbesine gittik. onun nasıl engin bir derya oldugunu bir kez daha anladım. yazılarını, nasihatlerini ve özlü sözlerini Bilecik’in her köşesinde hayranlıkla ve yaşlı gözlerle okuyorsunuz. keşke diyorsunuz onun dilinden çıkmış olan her bir cümleyi hafızama kazısam, hiç unutmasam…P.S. Bilecik denince akla Şeyh Edebali gelir. onunla ilgili görselleri ve yazılacakları bir sonraki posta saklıyorum.
Şeyh edebali türbesi ziyaret edilip bir kaç hediyelik satın alındıktan sonra saat kulesine doğru yola çıktık.

saat kulesinden sonra Bilecik kent ormanında da biraz dolaştık
ve birdahaki sefer kahvaltıyı ormanda yapmak üzere sözleşip Porland’ın fabrika satış mağazasına uğradık. oradan aldıgım hediyelikleri de bir başka postta yayınlarım. şimdilik ben kaçıyorum:)