bir film, bir kitap

timotyfilm; Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı

tatlı mı tatlı bir çift var ve çocuk sahibi olabilmek için yanıp tutuşuyorlar. bunun için her yolu deniyorlar ama olmuyor. ve umutları tükenmek üzereyken bir gece oturup sahibi olmak istedikleri evlatla ilgili tüm dileklerini yazıp bir sandığa koyuyorlar ve bu sandığı toprağın altına gömüyorlar. ve fırtınalı bir geceyarısı gözlerini açtıklarında evlerinde eli yüzü toprak içinde küçük bir çocukla karşılaşıyorlar. heyecan ve korkuyla karşılıyorlar tabii onu. timothy ise sanki yıllardır onlarla yaşıyormuş gibi sakin ve huzur içinde…

artık çift mutludur, herkesten farklı olsa bile ”bizim” diyebilecekleri bir çocuğa sahiptirler ve onu en iyi şekilde yetiştirmeye çabalarlar. ama bu mutlulukları uzun sürmez… niye mi? o kadarını da izleyip öğrenin artık 😉

fantastik film  severlerin ailece izleyebilecekleri hoş bir film.

canla bağışla

kitap; Canla Bağışla (Senai Demirci)

öyle bir kitap ki bu; hakkında yazması zor, okunması şart! beni benden alan, cümlelerini tekrar tekrar okutup zihnime zorla yerleştiren, okurken düşünmemi, bazen kalbimin titremesine, bazen gözümün yaşarmasına sebep olan…

içeriği hakkında ipucu olsun diye şu cümleyi yazmakla yetinip, okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum; ”Vermek; kendisine verildiğini bilenlerin işidir. Vermemek; kendisine verildiğini unutanların titreyişidir.”

Sen, ey insan, hatırla ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin! (İnsan, 1)

Reklamlar

Nana-Emile Zola

Roman, Fransa’da bir hayat kadınının oldukça sıradan, çirkin ve aşağılayıcı yaşam öyküsünü konu alıyor. henüz 18’ine bile basmamış çok güzel bir kadın olan Nana seçtiği hayat stili ile hem kendini hem de birlikte olduğu bir sürü erkeği -ve hatta onların ailelerini- perişan eder. güzelliğini kullanarak elde ettiği paralar ile lüks ve şatafat içinde bir ömür geçirirken çiçek hastalığına tutulup çirkinleşince sefalet içerisinde tek başına vefat eder.
dünya klasiklerine girmiş olduğu için merak edip aldım, yarıda bıraktıracak kadar sıkıcı bir kitap değil. fakat insanı etkileyen bir paragraf değil bir sözcük bile bulamadıgım için onu okumak için harcadığım zamanın israf oldugunu düşünmeden de edemedim açıkçası.
sonuç olarak; sırf klasik olduğu için kitaplığımda yer edicek ama bir daha elime alıp ta okumayı düşüneceğimi hiç sanmıyorum.

platonik aşk

Merdum-i dideme bilmem ne füsun etti felek
Gıryemi kıldı füsun eşkimi hun etti felek.
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan;
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.
                                                    (Y.S.S.)
yıllar sonra ilk kez bugün burada itiraf ediyorum: ben de platonik aşka tutuldum, hem de bundan tam 6 yıl önce. nasıl mı? anlatayım:
dershaneye gittiğim zamanlarda, bir tarih dersinde… öyle yakışıklı, öyle mert, öyle cesurdu ki, ona baktıkça içim akıyordu. tam benim istediğim gibi biriydi. imanı kuvvetli, sözü doğru, geçtiği yerde iz bırakan, insanları kendine hayran eden bir erkek.. eğer onunla evlenemezsem, oğlumun ismini mutlaka Yavuz koymalıyım ki onu hatırlayayım diyordum. evet ismi Yavuz’du… Yavuz Sultan Selim.
tarih öğretmenimiz onu, onun yıllarını öyle güzel anlatıyordu ki resmen aşık olmuştum evet… (aşkısı bak kızmana gerk yokmuş di mi, yabncı birine aşık olmamış karıcığın:) 
Yavuz Bahadıroğlu’nun bu kitabını görünce hemen o yıllar aklıma geldi ama bir şey daha itiraf etmeliyim ki: bu kitap hiç ama hiç etkileyici değil. tüm ansiklopedik bilgiyi veriyor Yavuz hakkında ama şöyle yürekte iz bırakan hiçbir şey yok. yok yok beğenmedim:(

sema ve nur

sema ve nur; hz. mevlana ile bediüzzaman hazretlerinin eserlerinden alıntı yapılarak hazırlanmış bir kitap. iki ulu insan da belagat ustası, sözcüklerin tümü bu iki ustanın dilinden dökülünce şiire dönüşüyor sanki. insanı etkiliyor, yüreğinde biryerlerde kıpırdanmalar oluşturuyor. işte Mehmet Akar’ın yüreğimi kıpırdatan bu eserini canım komşum Ayşe sayesinde tanıdım ve okudum. Ayşe’cim çok teşekkür ederim.
kitaptan birkaç alıntı yapacak olursak;
  ”her ne var dünyada şerh eyler kalem;
   aşkı anlat derseniz çatlar o dem.
   aşkı tefsir et desek aciz beşer;
   aşkı tefsir etse ancak aşk der.” hz.mevlana
 ”faniyim, fani olanı istemem.
  acizim, aciz olanı istemem.
  ruhumu Rahman’a teslim eyledim; gayr istemem.
  isterim fakat bir yar-ı baki isterim.
  hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.” hz.bediüzzaman
    

Eylül

Türk klasiklerimizden olduğu için mutlaka okumalıyım diyerek aldığım, fakat okuduğum romanlar içerisinde beni bu derece sıkan ilk kitap Eylül. türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olduğu için olsa gerek pek açmadı. roman dediğin sürükleyici olmalı, bir solukta okunabilmeli değil mi? ben bu kitapta hiç adetim olmadığı halde bir çok paragrafı atlamak zorunda kaldım.
konusuna gelince; maalesef yine pek iç açıcı şeyler söyleyemeyeceğim. çok sevdiği kocasını aldatan bir kadın ve yakın arkadaşının karısına sevdalanmış bir adam. bu iki sevdalı bir türlü cesaret edemeyip bir araya gelemiyorlar ve en son köşkte çıkan bir yangında birlikte vefat ediyorlar. hepsi bu. inanın aralarda hiçbirşey yok.
okudukça değer yargılarımızla hiç örtüşmeyen aşk-ı memnu’yu hatırladım hep. oradada bihter kocasını aldatıyor, behlül amcasını ve bir türlü cesaret edip aşklarını itiraf edemiyorlar, çünkü gerçekten aşık değiller bence, öyle olsa gözleri kimseyi görmez, korku nedir bilmezlerdi…
yine de kimseyi yanıltmak istemem, sonuçta türk klasiklerine girmiş bir kitap. eğer bir arkadaşınızda var ve boş vaktinizde varsa alın okuyun derim. çünkü para vermeye ve özel zaman ayırmaya değmez (bence!)

olmak cesareti

Ocak ayında 3. kitabımı da okuyup kitaplığıma geri koydum bile. önümüzdeki bir hafta içerisinde elime kitap almayı düşünmüyorum. photoshop çalışmalarıma öncelik vermem lazım bu aralar. ayrıca hazırlayıp yazmam gereken bir sürü de ders birikti. neyse kitaba geçecek olursak:
Olmak Cesareti, psikiyatrist Kemal Sayar’ın denemelerinden oluşan bir kitap. akıcılıktan ziyade okuyucuyu bilgilendirmeyi hedeflemiş sanki. deneme dediğin genelde yolda, ders arasında, bir fincan kahve ile rahatlıkla okunabilir, fakat bu kitap öyle değil, ne dediğini tam anlayabilmek için ciddi-sessiz bir zaman ayırmak gerekiyor. çok ilginç konuları da var, çok sıkıcı olanları da. tabii bu düşünceler kişiden kişiye değişir. okuyup görmek gerek.
kitap içerisinde en hoşlandığım paragraflardan biri:

”O halde, sen aşk için birşeyler yap. baksana herkes aşksızlıktan ağır ağır ölüyor. dünyalık biriktirmek telaşındaki adam, dinini öfkeden bir mızrak halinde başkalarının kalbine saplamak isteyen adam, evinde kocasıyla saatlerce Tv karşısında bir çift laf etmeden oturan kadın ve sokaklarda özgürce koşamadığı için meramını tv lehçesiyle anlatan çocuk: hepsi ağır ağır ölüyor. yeknesaklığın onulmaz kederi evleri, sokakları, meydanları çoktan işgal altına almış. insanlar matbuatın dillerine tutuşturduğu replikleri konuştuğu için oyun heyecansız devm ediyor. sen gel, aşk için birşeyler yap; bir haylazlık, bir yaramazlık yap, bu konuşmaya yüreğinin sesiyle katıl, metnin dışına çık, derin bir nefes al. aşk için birşeyler yap; bir yoksulu doyur, sevmediğin bir insana iyi günler dile, Tanrı’nın adını an ve dostlarını hatırla. ego adacığında bir Robinson olmayı bırak, sokağın sesiyle, kalabalığın uğultusuyla tanış ve gözgöze geldiğin her insana aşktan sözet.”