Umudunu Kaybetme

« Kimsenin sana bir şeyi yapamayacağını söylemesine izin verme.. Bir hayalin varsa onu korumalısın… Bir şeyi istiyorsan, git ve al. »

Anadolu Pedagojisi mail grubundan aldığım ”izlenebilir listesi” ni izlemeye başladık. şimdilik sadece 2 filmi (biri şimdi bahsettiğim, diğeri de savaş at) temin edebildik. ve tabii temin eder etmez battaniyelerimize sarılıp, mısırlar kucağımızda geçtik ekranın karşısına:)

umudunu kaybetme Chris Gardner’in biyografisi   niteliğinde olan yine aynı adlı kitaptan sinemaya uyarlanmış bir drama. filmde Gardner’ı Will Smith canlandırıyor.

 San Francisco’da karısı Linda ve oğlu Christopher ile yaşayan Chris Gardner,  kemik tarayıcı ürünlerinin satışını yapıyor. yapıyor ama işler pek iyi gitmez. Gardner umutlu, azimli bir adam. ne olursa olsun oğlu ve eşi için uğraşır. oğlu ile son derece ilgili, iyi bir eş aynı zamanda. ancak işlerinin iyi gitmemesi sebebiyle evde sorunlar bitmiyor. ve karısı Linda tarafından terk edilir.

Okumaya devam et

bu aralar biz..

takvim hızla ilerlerken ben de birazcık bizden bahsedeyim istedim bugün.  maksat hatıraları canlı tutabilmek.

öncelik evimizin prensesine ait tabii ki:) prenses bu aralar resim çizmeye fena sarmış durumda. önceleri yamuk birer çöp adamdan ibaret olan resimleri artık saçlarına toka, koluna saat takar duruma geldi. çöp resimlerine hareket katıyor kendince, mesela ormanda çiziyor onları, konuşma balonlarıyla konuşturuyor derken yağmur yağdırıyor birden, başka sayfada koşturuyor çöp adamları, sırılsıklam olan adamların başında gökkuşağı çıkıyor falan:) baya hikayeleştiriyor yani. çiçek çiziyor bir de bol bol, ve her yaprağını ayrı renkli boyayıp, bir de etrafını kesip buzdolaba yapıştırıyor. bu arada buzdolabının kapağı zeynebin resim sergisi haline döndü neredeyse. birarara fotoğraflarını çekip eklerim. Okumaya devam et

safranbolu

2012’nin 2. iznini kullandık geçenlerde, yorucu ama unutulmaz bir tatildi bizim için.
 evlendiğimizden beri, güzel memleketimin her köşesini gezmek gibi bir hayalimiz var eşimle.  tabii bu hayali tek seferde gerçekleştirmek mümkün değil, biz de  5 yıldır fırsat buldukça yeni yerler geziyoruz böyle. çocukla olmaz diyenlere inat, gittiğimiz heryere zeynebimi de götürüyoruz. sağolsun bizi hiç pişman etmedi.
 bu nedenle ben etrafımdaki herkese çocukları olduğu için gezmekten vazgeçmemelerini ve de gezmeye giderken çocuklarını kendilerinden mahrum bırakmamalarını söylüyorum.
gittiğimiz yerlerde çocuklarımızla rahat edememizin sebebi bence bizim korkularımız. biz; ya üşürse, ya güneş geçerse, ya durmazsa gibi kuruntulara sahip olduğumuz için korktuğumuz başımıza geliyor. bismillah deyip yola çıksak, çocuğumuzu da sıkmadan, bunaltmadan, rutin yeme-uyku gibi düzenlerine takılmadan (senede bir-iki hafta düzensiz yaşadıklarında inanın ki hiçbirşey olmuyor, mutlu bir çocuk tatilden sonra eski düzenine ”eskisinden daha iyi” dönüş yapabiliyor. tecrübeyle sabittir.), gerekli önlemleri alarak (güneş için güneş kremi, şapka, sıkılmaması için oyuncak vs.) geziye başladığımızda zaten meraklı olan çocuklarımız yeni yerler görmekten en az bizim kadar mutlu oluyorlar ve onların mutlu oldugunu görmek, birlikte şaşırmak, birlikte beğenmek, birlikte bazı şeyleri farketmek bizi de müthiş mutlu ediyor.
neyse, çok uzattım, gezimizin detaylarına geçiyorum artık.
ilk durağımız SAFRANBOLU oldu bu tatilde. Karabük’ün içine sinmiş olan demir-çelik kokusu ile karşıladı bizi kendisi.
burası mı safranbolu dediğimiz meydanda kentin eski safranbolu ve yeni safranbolu olarak ikiye ayrıldığını öğreniyoruz. bulunduğumuz yer yeni safranbolu, yani sıradan bir şehir, ve biz eski safranbolu’ya doğru ilerliyoruz. az sonra  enteresan, tarihi, film gibi bir mekanla karşılaşıyoruz. boşuna dünya miras listesine girmemiş, adı boşuna ”müze kent Safranbolu” olarak geçmiyor diyoruz içimizden.
 kent girişinden bir kaç fotoğraf çekip  Tabağ Ahmet Bey Konağı işletmecisi Cengiz Beyi arıyoruz. onun yardımıyla arabamızı otoparka parkedip eşyalarımızı odamıza yerleştiriyoruz. ve hemen, hava kararmadan dolaşmaya çıkıyoruz. baktığımız heryer ilgimizi çekiyor, yıllar öncesinde yaşıyormuşuz gibi bir his veriyor bize. ve ben bol bol fotoğraf çekiyorum. ara sokaklara giriyoruz, içlerini görmek istediğimiz bir sürü konak, ara ara bakıp hayallere dalıyorum ben, şimdi burada yaşayanlar… diye başlayan cümleler kuruyorum.
taş sokaklar, ahşap evler, cumbalar, pencerelerdeki dantel tüller, menekşeler, kahverengi-krem tonlarının hakimiyeti, beni alıp uzaklara götürüyor..
tekrar konağa döndüğümüzde odamıza getirilen çay ve meyve servisi yorgunluğumuzu alıyor. ve rahat bir uykuya dalıyoruz.

 ertesi sabah kahvaltımızı konağın kahvaltı salonunda cengiz beyin  eşi fatma ablanın hazırladığı yöresel yiyecekler ile yapıyoruz. kahvaltı sırasında cengiz bey bize hem konak hem de safranbolu hakkında  tarihi ve güncel bilgiler verdi. ve tabii gezeceğimiz yerleri bir de onunla sağlamlaştırdık. bu arada cengiz bey ve fatma ablanın kızları merve ve zeynep bizim prensesle çook iyi anlaştılar ve ayrılırken baya zorluk çektik:) bizi evlerinde gibi ağırlayıp ayrılırken sokak başına kadar çıkıp el sallayan  konak sahiplerimize teşekkür ediyorum.   

konaktan çıkınca ilk olarak  tarihi çarşı ve YEMENİCİLER ÇARŞISInı dolaştık. çeşit çeşit safranbolu evleri, safranlı ve daha birçok çeşit lokum, safranlı sabun ve kolonya, bunlar çarşı içerisinde alınabilecek hediyelikler arasında tabiiki ilk sıralarda. bunlar dışında şile bezi kıyafetler, deri papuç ve el örmesi salon süsleri alınabilir oraya özgü olarak.

 çarşıyı dolaştıktan sonra merkezde KÖPRÜLÜ CAMİİni ve avludaki GÜNEŞ SAATİni gördük. güneş saati 19.yy ortalarında  düz mermer üzerine yapılmış. günün saati metal plaka üzerine düşen gölgelere göre bilinebiliyormuş. ama biz baktık baktık göremedik. etrafında fotoğraf çekinerek avuttuk kendimizi ancak:)

sonra CİNCİ HAN’a geçtik. burası 1645 yılında cinci hoca tarafından kervansaray olarak yaptırılmış. yani ipekyolu üzerinde bulunan kervansaraylardan biri olarak kalmış 20.yy’a kadar. sonrasında esnaf tarafından depo olarak kullanılmış, şu an ise otel-restourant olarak hizmet vermekte. alt katta odalar halinde osmanlı zamanı müze şeklinde maketlerle resmedilmeye çalışılmış. üst katlarda ise konaklama için ayrılmış odalar mevcut. 3. kattaki özel odayı çok beğendik. bu odanın hemen yanında bulunan ufak terastan safranbolu gayet güzel seyredilebiliyor.

KAYMAKAM EVİ’de safranbolu’da görülecekler listemizdeydi. safranbolu evlerinin doğal halini halen koruduğu için önemli olan bu konağın üst katını TRT’de yayınlanmakta olan Yamak Ahmet dizi çekimleri olduğu için gezemedik.

bir sonraki durağımız KENT TARİHİ MÜZESİ oldu. müze, eski safranbolu’yu, yemeniciliği, safranı, o yıllardaki eczacılığı, baharatçılığı ve bunun gibi  eski dönemin günlük halini çok iyi yansıtıyor. tabii ki beni yine o yıllara götürdü, hayallere daldım, kah aktarda çeşit çeşit otlar arasında mis kokular içerisinde, kah eczanede şişelere ilaç hazılarken, kah yemenici sandukasında otururken buldum kendimi. ve yine ama yine keşke o zamanlarda yaşamış olsaydım dedim..

SAAT KULESİ; 1700’lü yıllarda sadrazam izzet paşa tarafından yaptırılıp safranboluya hediye edilmiş olan saat halen haftada bir kez el ile kurularak çalışmaya devam ediyor. saatin özelliği Türkiye’deki tek zembeleksiz saat olması. saatin olmadığı zamanlarda çan yardımıyla saat başı o anki saat kadar, her yarımsaatte de bir defa çalarak halka saat bildiriliyormuş. saatin haftalık, aylık ve yıllık bakımını 1965’ten beri ismail ulukaya gönüllü olarak yapıyor. gittiğimizde bize saat  kulesi hakkında detaylı bilgiyle birlikte kendisinden sonra saatin sahipsiz kalması ile ilgili korkularını da dile getirdi ismail amca. kulenin bahçesine ülkemizdeki saat kulelerinden bazılarını getirmişler, halen onunla ilgili bir çalışma devam ediyordu

 saat kulesi ile aynı bahçede ESKİ CEZAEVİ vardı geziye açık. şu an restaurant-cafe olarak hizmet veriyor. orada safranbolu yöresel yemeklerinden PERUHİ yedik, beğendik:)

MENCİLİS MAĞARASI sıradaki görülecek yerdi bizim için. araştırmalarımız sonucu çocukla gezmenin zor olacağını görsekte şansımızı denedik, iyi ki de denemişiz. zeynep bizden daha güçlüydü bilmem kaç merdiveni çıkarken ve kesinlikle annesinden daha cesurdu mağarada yürürken. üçümüz için de farklı bir deneyim oldu bu gezi. mağara Türkiye’nin 4. büyük mağarası, mağaranın 400 metrelik alanı gezilebiliyor. sarkıt, dikit ve sütunların her haline rastlıyorsunuz içeride. hatta hayvan ve insan suretlerine çok benzeyen şekiller bile mevcut, oldukça ürkütücüydü anlayacağınız. ama yine de tavsiye ederim.
ve HIDIRLIK TEPESİ ile kapanışı yapıyoruz. safranbolu’nun olmazsa olmazlarından bu tepe. şehrin görülmeye değer mimarisi en güzel burdan izlenebiliyor çünkü. BAĞLAR GAZOZU eşliğinde kenti izleyip, bol bol fotoğraf çekerek ”inşallah tekrar gelmek nasip olur” duasıyla safranbolu’dan ayrıldık.

çıkışta YÖRÜK KÖYÜ’ne uğradık. safranbolu’nun ufak, ufacık hali. görülmeye değer…
birdahaki sefer KASTAMONU-CİDE postunda buluşmak üzere. sevgiyle kalın:)

.

hoşgeldin 2012

ne iyi ettin de geldin, çok zamandır seni bekliyordum ben de. 2011 de yaşadığımız kötü olaylardan yorulmuştum artık. somali’de açlık, van’da deprem, takımımda şike, fransa’nın aldığı karar, ülkemde terör, vatanım insanının birbirine düşmanlığı derken.. ahh diyordum, keşke 2012 gelse de tüm bu olanları unutabilsem..
2012 gelse;
bütün çirkinlikleri, kötülükleri, pislikleri, düşmanlıkları silip atsa…
mutluluk getirse, huzur getirse, barış, kardeşlik getirse…
hastalar şifa bulsa…
dertliler mutlu olsa..
parası olamayanların parası, evi olmayanların evi, arabası olmayanların arabası olsa…
kazalar olmasa, hırsızlık-yağmacılık yok olsa…
insan insanı sevse…
herkes vicdanının sesini dinlese…
empati denen şey hepimizde bulunsa…
gönlümüzdeki güzel dileklerin hepsi gerçekleşse…
ahh Rabbim 2012 için istediklerimin hepsi Senin kabul ettiğin bir dua olsa, okuyan herkes amin dese…  
 -amin-



lütfen yardım!

sıkıldım artık bu mahkeme kararıyla engelleme yazısından ve hergün kendi siteme girebilmek için dns ayarlarımı değiştirmek zorunda kalmaktan. geçen gün bir blogda mahkeme kararının kalktıgını okuyup sevinmiştim ama ben hala aynı sorunla başbaşayım.
 diğer blog sahibi arkadaşlarım size soruyorum; problem benim blogumda mı yoksa sizlerde aynı problemle karşı karşıya mısınız hala, yani hergün dns ayarlarınızı değiştirip mi giriyor musunuz bloglarınıza. ya da başka bir yolu mu var bunun? lütfen birileri bana yardımcı olsun, lütfennnn…
p.s.blogun 2.resimsiz yazısıdır, dikkatinize:)